26 Mart 2014 Çarşamba

kafamdaki sesler "part1"



Bir rivayete göre biz çoktan ölmüştük. Açık alanda kurulu kalabalık bir senfoni orkestrasının çevresinde istiflenmişti bedenlerimiz. Orkestra şefi yavaşça önündeki partisyonun sayfalarını  çevirirken, zarif ve büyülü sesler telli, vurmalı, üflemeli çalgılar eşliğinde ruhumuza işliyordu ilmek ilmek.

Diriliyorduk. Omuzlarımızdan beyaz bir ışık huzmesi  yayılıyordu göğe. Aydınlanıyordu karanlığımız.

Artık uyanmaya hazırdık. İlk ben açmak istedim gözlerimi. İlk ben dünyaya yeniden merhaba demek istedim. Olmadı. Öyle kolay değildi ilk olmak. Bir görev verilmişti hepimize. Orkestra şefi en iyi telli çalgıyı çalana verecekti en büyük ödülü: İlk olmayı …

Heyecanlıydık. Kimi keman, kimi viyola, kimi kontrbas, kimi arp çalıyordu. Ben ise ne çalmak istediğime hâlâ karar verememiştim ama kalbim sadece bir çalgıyı istiyordu: Çağlar öncesinden bir kabilenin mağara duvarlarına hiyeroglif çizdiği, mânâsı “güzellik” olan çalgıyı, enstrümanların prensi “arp”ı …

Eski Yunan dönemine ait kavisli ve köşeli üç telli  sihirli bir arp veriyor ellerime orkestra şefi. “Hadi çal” diyor, gür sesiyle “Duymak istiyorum seni” …

_ Hayırr!
_Yapamam!
_Çalamam!

“Çalacaksın” diyor şef, bu sefer daha da yükselterek sesini, “Yoksa uyanamayacaksın”.

Parmaklarımla  önce vals yapıyorum arpın üzerinde. İlk telini usulca kendime doğru  çekip bırakıyorum.

Geçmişe gidiyorum, çocukluğuma …

Sekiz yaşlarındayım. Saçlarım şimdikinden daha uzun, tenim daha beyaz, bedenim oldukça çelimsiz. Karanlık, kuytu bir köşede gizleniyorum. Uzaktan yaşlı bir kadın sesi duyuyorum:

_ Neredesin? Çık artık ortaya. Bak, birazdan annen gelecek, seni bulamazsak üzülecek, mahvolacak kadın.



 Ellerimle iyice bastırarak kulaklarımı kapatıyorum ve içimden haykırıyorum:

“Duymak istemiyorum, rahat bırakın beni!”

İyice kalabalıklaşıyor sesler. Beni bulmalarından korkup gözlerimi sıkıca kapatıyorum. Dev bir çınar ağacının dibinde annemle sarılıp uzandığımı görüyorum. Üzerimdeki kalın hırkanın düğmelerini onun hırkasına ilikliyorum. Beni bırakmasını, benden uzaklaşmasını istemiyorum.

Birden çekip alıyorlar annemi, karanlık bir dehlizin içine doğru. Çığlık çığlığa koşuyorum ardından, ellerimi uzatıyorum, yetişemiyorum. Dizlerimin üzerine düşüp ,ağlıyorum…

Gözyaşlarım dev bir fanusun içine akıyor, hiçbir damlası dökülmüyor yere. Sonra bir yağmur bulutu olup hiddetlice yağıyorum yeryüzüne ;bir yerin toprağını suluyor, bir çocuğun susuzluğunu gideriyor, bir kadının kirini temizliyorum…

Yaşlı kadın yeniden beliriyor karanlıkta, bu sefer sesini yumuşatarak  ; “Korkma !...kimse seni cezalandırmayacak ,kimse seni üzmeyecek “

Çık artık çık !

Tüm vücudumu bir titreme sarıyor ,güçlükle açıyorum gözlerimi.

Uzaktan annemi görüyorum.  Saklandığım yerden koşarak gidiyorum yanına. Sarılıyor bana sıkı sıkı “Bir daha olmayacak, bir daha asla seni bırakmayacağım” diyor gözyaşları içinde.
Ve o gözyaşları da yine aynı dev bir fanusun içine akıyor.

Gülümsüyorum anneme …

İkinci bir tele dokunuyor parmaklarım, sahne değişiyor, ışıklar, efektler, sesler  ve hatta ben bile …

Kumların üzerindeyim. Dalgaların esintisi tabiatla birleşip bir musikiye dönüşüyor yeryüzünde. Mavi bir huzur kaplıyor içimi. Bir anının, bir elmanın, bir çocuğun, bir sözün, bir devrimin, bir düzenin, bir yalanın, bir kalemin, bir hayatın  isyanı çıkıyor gözlerimden. Paklanıyorum. Bir tüy kadar hafifim. Kendimi burada bırakıyorum.
Ne gitmek, ne uyanmak ne de ilk olmak istiyorum .

Huzurluyum …

İsteksizce uzanıyor parmaklarım üçüncü tele.

Bir yerdeyim, bir kapı önünde. Üzerinde parlak taşlarla işlenmiş ,eski bir yazısı olan gümüş renginde demir bir kapı. Yazıyı okumaya çalışıyorum- bu dil sorunu hep vardı zaten bende, çözemem ki ben bunu. Usulca itiyorum kapıyı elimle.  

-Dur ! …bekle ! diyor bir ses .

Sende kimsin dememe kalmadan hoppp atlıyor önüme ; “ben isyancı başı, şu gördüğün kapılardan sorumluyum “

-Peki ! … ne yazıyor burada ? –işaret parmağımı uzatıp, kapıdaki eski yazıyı gösteriyorum. Çek elini ! diye bağırıyor bana …Kendinden utanmalısın ! bu ne saygısızlık !...

Utanıyorum ,üzülüyorum da ...Bu sefer gülüyor isyancı başı, yanıma sokulup kulağıma eğiliyor ; bu kapıyı merak ediyorsun değil mi ,bu yazıları..

Susuyorum ,beni azarlamasından ,beni cezalandırmasından çekiniyorum.
İsyancı başı  dönmeye başlıyor ,kollarını iki yana açarak. Üzerinde birbirine sıkıca düğümlenmiş çaputlardan bir elbise var  .Döndükçe düğümlerden bir parça çözülüp süzülerek uçmaya başlıyor .

Hadi dön ,! hadi dön diyor bir yandan bana…

Ne yapsam bilmiyorum bende dönsem mi ?...

Dönüyorum ,elimde değil .Döndükçe hayatım  geçiyor önümden ;kalbini kırdığım insanlar, ardıma bakmadan çekip gittiklerim ve  tutulmamış sözler Şimdi hangisinden başlamalı , bir özür çözer mi her şeyi ...

Durmak istiyorum , duramıyorum da .

-İsyan başı nerdesin ? durdur beni …

Nefes alamıyorum ,boğuluyorum sanki .Kapıların üzerindeki eski yazıya takılıyor gözlerim ,dilini bilmediğim bu yazı bir dua gibi dökülüyor dilimden .

Ve duruyorum …

Hiçbir şey olmuyor; hiçbir devinim, hiçbir sahne, hiçbir rüya …

“Uyan!” diyor şef, “Aç gözlerini, dindir acımızı… Yeniden dünyaya ‘merhaba’ de”.

Olmuyor, açamıyorum gözlerimi. Parmaklarımın arasında kayboluyor sihirli arp; sonra diğerleri, şef,  orkestra  , kapılar , isyancı başı  …  Yapayalnız kalıyorum.

Gözlerimi açıyorum.

Kumların üzerindeyim. Dalgaların esintisi tabiatla birleşip bir musikiye dönüşüyor yeryüzünde.

Kendimi buluyorum …




susmak güzel

not : eski yazılardan karma bir öykü


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...